3 Ekim 2012 Çarşamba
Neden? Çaba göstererek elde ettiğimiz şeylere kader demeyi aklımıza bile getirmezken, başımıza gelen ve karşı koyamadığımız şeyleri de kadere yüklüyoruz? Acaba bütün bu başımıza gelen kötülüklerin sorumluluğunu kadere ya da başka insanlara mı yüklüyoruz? Etrafımızdaki etki alanını ne kadar kontrol altında tutabiliriz? Kökten varoluşçuluk ve bu, hayatımı kendim yazarım hissi, bizi dünyayla tamamen zıt cephelere sürükleyip önce, olmayı hayal etmeye tenezzül etmediğimiz kişi olmaya sonra da bundan hoşnut olup herşeye rağmen gülümse kaderine demeye zorlar mı?
Acıdan zevk alışımız ve acı biberin arabesk kimliği:
Pazardan aldığım biberler... Tatlı bibere tatlı dememizin sebebi üzerine düşünüyordum da... Tatlı anlamını vermemizin sebebi aslında acı olmayışları. Tatlı dememiz için acı olmamaları yetiyor. Biraz fazla iyimser bir yaklaşım bu, tatsız biberlere karşı. Diğer biberlerden ayırmak için tatlı demek... En acılarına ve en küçüklerine ise süs biberi diyoruz. Biberlerle bazı tür insanlar arasında şu an yapmakta olduğum çağrışım sizin beyninizde de çağrıştı değil mi?
Yiyoruz ve bundan zevk alıyoruz. Sindirim sistemimizin her yerinde onu hissedereken aslında bir anlamda bedenimizi acıyla zevkin aslında aynı hisler olduğuna doğru şartlandırıyoruz. Sanki acıya düşmek yakalanabileceğimiz bir tür hastalıkmışcasına aşılıyoruz kendimizi her ihtimale karşı.
Acıklı filmleri, müzikleri seviyoruz. Çünkü hepimizin içinde saklı bir arabesk var: Doğarken ağlamış insan. Şu an tam da burda bizim de çekiyor olabileceğimiz acıların aslında ne kadar normal olabileceğini gördükçe hayatı kabullenmek, sineye çekmek, belki de acılarımızı, o acı tadını hissettirmeyecek kadar büyük bir su birikintisinde eritmek, sindirmek istiyoruz. İşte bunu yapıyoruz aslında, bilinçsiz de olsa. Notaların arasında gezinen acının yerini biz alıyoruz ve kendi kendimize empati duyuyoruz. Duygularımızla, acının bizi dinlemesini sağlıyoruz. O müzik bizi dinliyor, o kitap bizi okuyor ve küçük bir çocukmuşuz gibi başımızı okşuyor.
Pazardan aldığım biberler... Tatlı bibere tatlı dememizin sebebi üzerine düşünüyordum da... Tatlı anlamını vermemizin sebebi aslında acı olmayışları. Tatlı dememiz için acı olmamaları yetiyor. Biraz fazla iyimser bir yaklaşım bu, tatsız biberlere karşı. Diğer biberlerden ayırmak için tatlı demek... En acılarına ve en küçüklerine ise süs biberi diyoruz. Biberlerle bazı tür insanlar arasında şu an yapmakta olduğum çağrışım sizin beyninizde de çağrıştı değil mi?
Yiyoruz ve bundan zevk alıyoruz. Sindirim sistemimizin her yerinde onu hissedereken aslında bir anlamda bedenimizi acıyla zevkin aslında aynı hisler olduğuna doğru şartlandırıyoruz. Sanki acıya düşmek yakalanabileceğimiz bir tür hastalıkmışcasına aşılıyoruz kendimizi her ihtimale karşı.
Acıklı filmleri, müzikleri seviyoruz. Çünkü hepimizin içinde saklı bir arabesk var: Doğarken ağlamış insan. Şu an tam da burda bizim de çekiyor olabileceğimiz acıların aslında ne kadar normal olabileceğini gördükçe hayatı kabullenmek, sineye çekmek, belki de acılarımızı, o acı tadını hissettirmeyecek kadar büyük bir su birikintisinde eritmek, sindirmek istiyoruz. İşte bunu yapıyoruz aslında, bilinçsiz de olsa. Notaların arasında gezinen acının yerini biz alıyoruz ve kendi kendimize empati duyuyoruz. Duygularımızla, acının bizi dinlemesini sağlıyoruz. O müzik bizi dinliyor, o kitap bizi okuyor ve küçük bir çocukmuşuz gibi başımızı okşuyor.
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)