19 Şubat 2013 Salı

deneme yanılma kadını


İnsanlar da zaman gibi... Kadınlar girip çıkar hayatına.  Bakıp denerler, ben bir düşünüp geleyim derler. Bir daha da uğramazlar. Olmanı istedikleri adama dönüşmeni beklemezler. Mükemmel erkeği bir anda bulmak isterler. Bulurlar ama sonra birdenbire kaybederler. Neden? Çünkü ...

aşk, inat ve gurur


Ne kadar bekleyebilir bir insan bir insanı? Hiç kimse buna değmez diyenlere inat delicesine beklemek insanı nereye götürür? Yoksa her şeyi mi kaybettirir, tek bir insanın uğruna ölümüne beklemek? Sevmek sadece sevmek mi yoksa karşı konulmaz bir inatla sevmekten daha büyük bir fedakarlık mıdır? İnat etmek aslında bir gurur biçimi midir? Gururu sevgiden uzak tutabilmek mümkün mü yoksa karşılıksız sevmenin, karşılıksız sevenin kurtarıcısı mıdır ya da katili midir?

3 Ekim 2012 Çarşamba

Neden? Çaba göstererek elde ettiğimiz şeylere kader demeyi aklımıza bile getirmezken, başımıza gelen ve karşı koyamadığımız şeyleri de kadere yüklüyoruz? Acaba bütün bu başımıza gelen kötülüklerin sorumluluğunu kadere ya da başka insanlara mı yüklüyoruz? Etrafımızdaki etki alanını ne kadar kontrol altında tutabiliriz? Kökten varoluşçuluk ve bu, hayatımı kendim yazarım hissi, bizi dünyayla tamamen zıt cephelere sürükleyip önce, olmayı hayal etmeye tenezzül etmediğimiz kişi olmaya sonra da bundan hoşnut olup herşeye rağmen gülümse kaderine demeye zorlar mı?
Acıdan zevk alışımız ve acı biberin arabesk kimliği:

Pazardan aldığım biberler... Tatlı bibere tatlı dememizin sebebi üzerine düşünüyordum da... Tatlı anlamını vermemizin sebebi aslında acı olmayışları. Tatlı dememiz için acı olmamaları yetiyor. Biraz fazla iyimser bir yaklaşım bu, tatsız biberlere karşı. Diğer biberlerden ayırmak için tatlı demek... En acılarına ve en küçüklerine ise süs biberi diyoruz. Biberlerle bazı tür insanlar arasında şu an yapmakta olduğum çağrışım sizin beyninizde de çağrıştı değil mi?
Yiyoruz ve bundan zevk alıyoruz. Sindirim sistemimizin her yerinde onu hissedereken aslında bir anlamda bedenimizi acıyla zevkin aslında aynı hisler olduğuna doğru şartlandırıyoruz. Sanki acıya düşmek yakalanabileceğimiz bir tür hastalıkmışcasına aşılıyoruz kendimizi her ihtimale karşı.

Acıklı filmleri, müzikleri seviyoruz. Çünkü hepimizin içinde saklı bir arabesk var: Doğarken ağlamış insan. Şu an tam da burda bizim de çekiyor olabileceğimiz acıların aslında ne kadar normal olabileceğini gördükçe hayatı kabullenmek, sineye çekmek, belki de acılarımızı, o acı tadını hissettirmeyecek kadar büyük bir su birikintisinde eritmek, sindirmek istiyoruz. İşte bunu yapıyoruz aslında, bilinçsiz de olsa. Notaların arasında gezinen acının yerini biz alıyoruz ve kendi kendimize empati duyuyoruz. Duygularımızla, acının bizi dinlemesini sağlıyoruz. O müzik bizi dinliyor, o kitap bizi okuyor ve küçük bir çocukmuşuz gibi başımızı okşuyor.

26 Eylül 2012 Çarşamba

Karanlığın hızı

Karartılı yalnızlığının derin iç çekişlerinde, peşinden koşamayacağın kadar yavaş bir zaman gelir çatar. Zaman nasıl kıvrılıp gevşer gezegenlerin uzağında bir yerlerde, sonra yeniden bizi alır içine, alıp götürür bilinmeye bile cesaret edilememiş anlara,  burada içimde, düşüncelerimde, elimle dokunamadığım bir şeyin içinde saklı zaman. İçimde sakladığım kendimi izliyorum bazen. Varlığım ya da yokluğum sadece zamanın umrundaymışcasına, içimde kıvrılıyor zaman, içine çekiyor sigara dumanı gibi, sonra üflüyor, kasılıyor, acıyor zaman. Acı veriyorum bir başka anın zalim ve bir o kadar da sefil yalnızlığına. Soran gözlerle izliyor biryerlerden. 

Zamanın kendi kanunları var, değişmeyen. Yalnızlığında seni izleyen, bir hayalet gibi içinden geçen. Hiçbirşey yapmadan beklerken, geçer gider, öldürürsün sanki onu. Öldüğünü sanarsın ama ama sadece yaşlanır, kendi kendine. Umursamaz, üzerine basar geçer. Her adımda biraz daha deşer, içinde biryerlerde kendi mezarını kazar. Ölür yavaşça, büyür bir tohum misali. Küçültüp saklar seni içinde biryerlere. Işık hızı ne kadar hızlı geçiyorsa, karanlığın hızı da o kadar yavaş. Beynimin içi de karanlık ama düşünüyorum, hissediyorum. Var olmak yetmiyor, yaşamak gerek, hayat tatmin olmuyor zamanın sahte gülümsemeleriyle. Her vücutta bir hayat saklı, hepsi zamandan müzdarip. Aynı acılara ağlıyor, aynı mutluluklara gülümsüyoruz oysa. O küçük karanlık odada değişiyor herşey. Başkalaşıyoruz hepimiz ayrı yönde. Sonra kesişiyor yollarımız ve çelişiyor içimizdeki ışıklar. Renkler karışıyor, karıştıkça bulanıyor dünya. Bataklık kadar bulanıklaşıyor, gökkuşağı kadar renkli olmasa da.